
Nice ocaklar söndü beton yığınları arasında, minicik yürekler koskoca acıları taşımak, yaşamak zorunda kaldı. Türkiye bu gerçeği çok kez gördü. % 42’si deprem kuşağında yer alan ülkemizde 1900’lü yıllardan beri, ortalama her iki yılda bir yıkıcı deprem meydana geldiğini görüyoruz. Türkiye yakından tanıdığı bu acıyı Van’da hissediyor şimdi. Yaşanan acılardan bahsedip, bir an önce kapanması için dua ettiğimiz yaraları kanatmak değil niyetim. Deprem gerçeği apaçık ortadayken, “neden çok katlı binalara ruhsat verildi?”, “400 yıllık tarihi binalar ayaktayken, sözde deprem yönetmeliğine uygun olan yapılar neden yerle bir oldu?” soruları da günlerdir medyada soruluyor. Ben sorsam ne olur, sormasam ne. 12 yıldan beri ödediğimiz deprem vergilerinin, bizlere yol, su, elektrik olarak döndüğünü zaten Maliye Bakanı Sayın ŞİMŞEK, hepimizi tatmin eden(!) , çok inandırıcı(!) cümlelerle açıkladı.
Benim sormak istediklerim biraz farklı. Türkiye’nin doğusuyla batısı arasında bir husumet varmış gibi, neden birileri sürekli konuyu o yöne çekmeye çalışıyor. Niye depremin ilk gününden beri, kime uşaklık ettikleri meçhul bazı yazar-çizerlerin kaleminden kan damlıyor. Neymiş efendim; Van Depremi’ne bazı kesimler yürek soğutup, oh olsun diyormuş. Gönderilen yardım kolilerinin bazılarından, taş, sopa, bikini, mayo çıkmış. Ne “oh olsun” lafını duyan var, ne de kolilerden çıktığı söylenen saçma sapan şeyleri gören. Satılık kalemlerin yazdığı ve ne yazık ki bazılarının inandığı ucuz bir senaryo.
OYUNA GELMEYELİM
Hani “kime uşaklık ettikleri meçhul” dedim ya bunları yazıp çizenler için. Aslında çok iyi biliyoruz, hem onların ağa babalarını, hem de amaçlarının doğu-batı ayrımı yapıp araya düşmanlık sokmak olduğunu. Hangi vicdan depreme yürek soğutur, acıyla alay eder bir düşünün. Dünyanın neresinde olursa olsun yaşanan acıları paylaşan, kahkahalarla izlediği komedi filmindeki on saniyelik “acıklı” sahnede bile duygusala bağlayıp gözleri dolan bir toplum, öyle birilerinin beklediği gibi, acıyla ne dalga geçer ne yürek soğutur. Peki ne yapar? Dünyada, başka hiçbir insan topluluğunun tam anlamıyla tatmadığı, “MİLLET OLMA” özelliği ile “TEK YÜREK OLUR”.
“O halde Müge ANLI vakası nedir?” diyenler var belki şuan. Kendisi zaten cevabını verdi. Sözlerinin çarpıtıldığını söyledi, yanlış anlayanlardan, kırılanlardan özür diledi. Belki yanlış zamanda yanlış cümleler sarf etti, anlatmak istediğini anlatamadı. Şehit haberleriyle, yüreğinde yaşadığı depremin artçı sarsıntılarıydı belki de dökülen kelimeler, kim bilir.
Bence asıl düşünülmesi gereken bu kadar ağır suçlamaları hak etti mi? Günlerdir birçok televizyon kanalı, birçok gazete Müge Hanım’a açıkça savaş açmış durumda. Halk diliyle söylersek “aforoz” etmeye çalışıyor.
Benim sormak istediklerim biraz farklı dedim ya az önce. Şimdi soruyorum ve sizlerin de soracağınızı, sorgulayacağınızı umuyorum: Böylesine duyarlı olan(!) bu medya kuruluşları ve onları temsil eden sözde aydınlar, aynı duyarlılığı, ulusumuzu derinden yaralayan her olayda neden göstermiyor. Eğer, Müge ANLI’yı televizyon programında söylediği sözler için toplum baskısı oluşturup“aforoz” edeceksek, Meclis kürsüsünde, Meclis TV’nin canlı yayınında Türkiye Cumhuriyeti için “TC” diyen, Kanlı Terör Örgütü PKK’ya methiyeler dizip “Özgürlük Hareketi” olarak tanımlayan ve İmralı’daki eli kanlı baş teröristin, adının önüne “sayın” ifadesini de koyarak, sözde Özgürlük Hareketi’nin lideri olduğunu zırvalayan adama ne yapmalıyız. Bu kadar duyarlıysanız ve yürekliyseniz aynı toplum baskısını bu ve bunun gibi adamlar için neden oluşturmuyorsunuz?
Sormak ve sorgulamak en doğal hakkım…