
Ümraniye’de bulunan silahlarla birlikte başlayan ve geçmişten bugüne aynı metot ve usulleri kullanarak ülkeyi kaos ve kargaşaya sürükleyip statükosunu ve oligarşisini devam ettirmek amacıyla oluşturulan sistematik yapılanmaya birileri örgüt dediği için yeri göğü inletenlerim Hrand Dink davasında ısrarla karanlık örgüt arayanların hali ibretlik bir manzara olarak karşımızda duruyor.
Hrand Dink davasının sonuçlanması ve “olayın arkasında herhangi bir örgüt yoktur” şeklindeki mahkeme kararına karşı yürüyüş yapanlar, bir zamanlar “sürekli, aydınlık için bir dakika karanlık” diye sokaklarda eylem yapanlara benzedi. O günlerde başta Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok gibi faali meçhul ve karanlık odakların gerçekleştirdiği cinayetlerin aydınlatılması amacıyla meydanları inletenlerin, bu olayların aydınlatılmasında önemli ipuçları verecek olan Ergenekon soruşturmasına da “tiyatro” deme tutarsızlığını nereye oturtacağız belli değil.
Ergenekon gibi her kademe ve statüde insanların bir araya gelip kaos planlarıyla demokratik yolla iş başına gelmiş meşru hükümeti yıkıp yerine kendi emirlerine amade hükümetler ve kukla başbakanları işbaşına getirmeyi ı kendine görev hatta milli bir ödev olarak gören bu yasadışı yapılanma konusundaki “örgüt” tanımlamasına fevkalade sinirlenen çevrelerin bugünlerde “ iki çocuk böylesi bir cinayeti nasıl tasarlar nasıl işler? Bunun arkasında bürokratlar var. Valinin de yargılanması lazım. Bu cinayetin arkasında emniyet müdürleri var, istihbaratçılar var. Hatta hükümet var” demeleri çelişki değil de nedir?
Bugüne kadar Türkiye’de cereyan eden birçok olayın arkasında farklı senaryolar ve amaçlar olduğu gerçeği çok da gizli değil artık. Müesses nizamın, daha doğrusu “yıllardan beri alışık oldukları ülkenin sahibi biziz ve bu ülkeyi de ancak biz yönetiriz” statükocularının ne zaman korunmaya ihtiyacı olsa, şartların olgunlaştırılması istense, kilit isimlerin öldürülmesiyle sonuçlanan cinayetlerin ardı arkası kesilmezdi. Uğur Mumcu'nun öldürülmesinin ardından sokaklara dökülen binlerce insan, gerçek katilleri görmeden hatta gerçeklerle yüzleşmekten korktuğu için görmek bile istemeden birilerini hedef alan sloganlar atmış ve “kahrolsun “lar eşliğinde bir kesimin ensesinde boza pişirerek daima zan altında tutmayı başarmışlardı.
Bu durum yıllarca devam etti. Bu kesin bıkmadan ve usanmadan ama hep aynı taktikle amaçlarına ulaşmayı başardılar. 28 şubatta da aynı senaryo uygulamaya konmuş ve kendilerinin oluşturdukları mizansenlerle yüz binlerce kişinin hayatının kararmasına, ekonominin tepetaklak olmasına ve ülkenin on yıl geriye gitmesine sebep olmuştu. Aynı durum Danıştay saldırısında, Rahip Santano, cinayetlerinde, Zirve Kitapevi saldırısında saldırının arkadaki meş’um eli gizleyebilmek için daima farklı yerlere ve karanlıklara küfrettirdiler geniş halk yığınlarını.
Tüm bu gelişmelerin arka planından haberdar olan ancak bunun ifşa edilmesinden korkanlar, tetikçilerin arkasındaki gerçek eli görmekten ödü kopuyordu. Toprak altından çıkan o kadar kemiklere ve silahlara rağmen örgüt yaftasına şiddetle karşı duran hatta bu örgütün avukatıyım diyecek kadar pervasızlaşanların Dink davasıyla beraber örgüt arayışına girmesini, hele “dosya içeriğine örgüt bulamadım” diyen hukukçuları yerden yere vurmalarının arka planında biraz mahcubiyet biraz da ferasetsizliklerinin itirafı var.
Yaşanan tüm bu gelişmelerden sonra şu yaman çelişkiyi sormak gerekmez mi Ergenekon gibi bir yapılanmayı şimdiye dek görmezden gelen çevrelere… Hani Ergenekon diye bir yapılanama ve organizma yoktu. Hani adına ister örgüt deyin, ister çete deyin, ister halka karşı komplo deyin, bunların her biri bir hayal ürüdüydü. Hani devletin bir çok kademsinde içinde çöreklenmiş illegal bir yapılanma yoktu.
Ortaya çıkan bütün emarelerle ve her şeyin gün gibi aşikar olduğu gerçeğine rağmen, o yürüyüşe katılan pek çok kişiyi göre hâlâ Ergenekon diye bir örgüt yok ve Danıştay saldırısı da laik düzene karşı yapılmış bir eylemdir.
Bu kadar izansızlık ve ideolojik körlükten nasıl olur da kurtulur bazı çevreler, ciddi ciddi düşünmeleri lazım.