
Türkiye şu günlerde MİT davasını konuşuyor.Sadrettin Sarıkaya isminde özel yetkili bir Cumhuriyet Savcısının MİT Müsteşarını ifadeye çağırması bir çok şeyi altüst etti! İfade için çağrılan kişi sadece müsteşar Hakan Fidan'dan ibaret değildi.Eski MİT müsteşarı Emre Taner ve 2 kişi daha bu çağrılanların içerisinde yer alıyordu. MİT'in yaptığı istihbaratları bizler bilemeyiz ama bu meseleden dolayı MİT hakkındaki gayrı resmi istihbaratlar ve gayrı sivil istihbaratlar MİT için pekde hayırlı görünmüyor! Savcılığın bu soruşturmayı neden başlattığı yolunda medyaya sürekli bilgiler akıyor!.. Basına sızan bu istihbari bilgilir öyle basit şeyler de değil.Hükümet yandaşı bazı yazarları bile biribirine düşürmüştür!..
Medyanın büyük bir kesimi ise bu olayı Fetullah Gülen Cemaati ile Hükümetin bir kavgası şeklinde gösteriyor.Peki bunlar doğru ise cemaatle hükümet arasındaki kavganın esas sebebi nedir? Bu konuda yapılan yorumlar şimdilik tahminlerden öteye geçmiyor.Bana göre bu olay AKP hükümetinin bu güne kadar karşılaştığı en zor geçitlerden birisidir! İddialar öyle yenilip yutulacak ve de kapanacak iddialar gibi görünmüyor!
Evet,bu olay halka böyle aktarılınca Başbakan'ın sağlık operasyonunu bahane eden cemaatin ABD'deki lideri bizzat Başbakan'a bir mesaj yollayarak geçmiş olsun dileğinde ve dualarında bulundu! Aslında bu mesaj bu tür sağlık sorunlarında normalde yapılması gereken bir mesaj gibi görünsede mâna itibarı ile çok şeyler ifade ediyordu... Çünkü Başbakan'ın daha önceki ameliyatında Fetullah Gülen böyle bir mesaj yollamamıştı! Hükümetle aralarındaki bu kavga basına aksedince bu mesajı ister istemez yayınlamak zorunda kaldılar. Bu mesaj barışa bir köprümüdür derseniz,hayır ben köprü olacağını sanmıyorum. Sadece "aramızda bir kavga yok" görüntüsü vermek amacıyla yollanmıştır!.. Benim Fetullah Gülen'in yayınladığı mesajdan anladığım budur!..
Var olduğu söylenen bu kavga bir geçmiş olsun mesajı ile kapatılamaz. Her iki kesiminde kadroları kıyım aşamasındadır. Yani evlat ve kuyruk acısı hesabı gibi...Ama bir gerçek var ki onu kimsenin düzelteceğini sanmıyorum; nedir bu düzeltilmeyecek şeyler derseniz onuda söyleyeyim; birincisi sadece dini ve tasavufi yönüyle bilinen bir cemaatin Türkiye siyaseti,dünya siyaseti ve ekonomi konularında rol almak istemesi veya böyle gösterilmesi cemaati önemli ölçüde yıpratmıştır!.. İkincisi,adliyenin siyaset dışı ve tarafsızlığı bu olayla büyük bir yara almıştır! Üçüncüsü ise PKK'nın arkasındaki güçlere şaibelide olsa yeni bir gücün daha eklenmiş olmasıdır! Bu çok daha vahim bir sonuçtur! MİT'i ve hükümeti önemli ölçüde yıpratır ve sarsar!..
Bu dava kapanır mı,onuda söyleyeyim; iş giderek çok daha ileri safhalara taşınır... Savcı görevden alınsa da mahkemenin bu doğrultudaki niyet beyanı bu davanın kapatılmayacağı yönündedir.Belki MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve arkadaşlarının yeni bir kanunla mahkeme önüne çıkarılması engellenebilir ama mahkeme devam ederse bu şaibe hiç bir zaman bu kişiler ve bu kurum üzerinden aynı zamanda hükümet üzerinden kalkmayacaktır... Ve bu durum dahada kötü bir sonucun başlangıcı olacaktır. Keşke zoraki bir kanun çıkarma yoluna tevessül edilmeseydi.
SADİ BABA'DA EBEDİ ÂLEME GÖÇ ETTİ!..
Evet,Sadi Baba'yı da ebedi aleme uğurladık. Bunlar Elazığ'ın manevi değerleriydi,manevi mimarlarıydı. Ne yazık ki bu değerlerin sayısı her gün biraz daha azalıyor! Kendisini yıllar öncesinden tanımıştım. Dini konularda çok önemli çalışmalar yürütüyordu. Ayrıca kaleme aldığı iki de kitabı vardı. Bunları bana imzalayarak vermişti. Değerli Oğlu Mehmet Özen'i dükkanında ziyaret ettiğimde hep Sadi baba'yı sorardım. Son günlerde mutlaka ziyaretine gideceğimi söylediğim halde bir türlü ziyaretine gitmek kısmet olmadı.
Bu güne kadar Sadi Baba siyasetin yanından yöresinden hiç geçmemişti. Onu bu yönüylede sever ve takdir ederdim. Babası cennet mekân Ömer Hüdai Baba'nın tasavufi tabirle sır kâtibiydi. Mehmet ya da Muhammed Nurani olarak tanınırdı. Babasının Kabri Ömer Hüdaî Baba'nın Kövenk'teki türbesi içindedir.
Sadi Baba ile son görüşmemiz 1997'li yıllarda olmuştu. O yıllarda ben "Harput Kültüründe Din Âlimleri" adlı kitabımı hazırlıyordum. Yine o yıllar aynı zamanda 28 Şubat ve Batı Çalışma Grubu'nun etkili olduğu yıllardı.Televizyon haberlerini tarikatlar,cemaatler ve dini konular dolduruyordu! O dönemin bir kaç paşasının heybetli hallerini ise hiç unutmam. İşte ben tam o günlerde Sadi Baba'nın dergâhına gitmiştim. Kendisiyle saatlerce sohbet ettik. Babası Muhammet Nurani hakkında bilgiler aldım. O dönemin 28 Şubat havası Sadi Baba'nın dergâhınıda olumsuz etkilemişti.İçeri girdiğimde mescit bölümünde kendisinden başka hiç kimse yoktu.Kenarda bir çalışma masası ve üzerinde bazı dini kitaplar ve yeni yazmaya başladığı kitabının nüsveddeleri duruyordu. Epeyce bir sohbetten sonra kapı vuruldu; bizzat kendisi açmaya gitti. Eşi bir sini içinde yemek getirmişti. Birlikte yemeği yedikten sonra akşam namazını yine ikimiz birlikte kıldık.
Hey gidi hey koca dünya,Sadi baba'da göç etti bu yalancı âlemden!..Şimdi düşünüyorum da,o tarihlerde dergâh kapatanlara inat o dergâhını çekinmeden,korkmadan tek başına hep açık tuttu! Ama o güzel kitaplarını da yalnız kaldığı o dönemlerde yazdı. Kitaplarından "Ankalar ve Kargalar" ile "Emir Muaviye Sahabe mi?" adlı kitabını herkesin okumasını salık veriyorum. Sadi Baba sevenlerine ve Aksaray Mahallesine tasavufi düşüncesi ile hep ışık saçmıştır.Gerçek bir mutasavıftı.Kendisine Yüce Rabbimden rahmet dilerken eşine,çocuklarına ve tüm sevenlerine sabırlar niyaz ediyorum.