Ahmet BULUT ahmetbulut@kanal23.com

                                        ‘’MEVLANA’’

                         ‘’ ŞEB_İ ARUZ’’  ( ‘’VUSLAT’’ )

        Dünyadaki tüm insanları, barış, hoşgörü, sevgi ve kardeşliğe çağıran bir felsefeyi ortaya koyan Mevlana ayrıca, geniş görüşü anlayışı insanları, hangi dinden, ırktan olursa olsun, kimsenin kimseye üstün olmadığını ifade etmektedir. Tüm dünyayı kucaklayan sevgisi, aynı zamanda Türk kültürü ve törelerini, inançlarını da ortaya koymaktadır. Mevlana, fikirleri yaşadığı çağı aşarak günümüze kadar gelen, dünya çapında tanınan mutasavvuflardan birisidir.

       Asıl adı Muhammed Celaleddin olan Mevlana, 30 Eylül 1207 yılında Afganistan’ın horasan bölgesinin Belh şehrinde doğmuştur, babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup kendisine Bilginlerin sultanı unvanı verilmiş olan, Hüseyin Hatibi oğlu Bahaeddin Veled’tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine hatundur. Belh kentini Moğol istilaları nedeniyle terk ederek, önce Nişabur’a oradan da Mekke’ye göç eden aile, daha sonra Karaman ve oradan da Konya iline gelerek yerleşmiştir. ( Elazığ’ın Karakoçan ilçesi Okçular köyünde bir süre ikamet ettikleri de söylenmektedir)    Ciddi bir tahsil gördüğü, babasının yanında tasavvufi bir terbiyeden geçtiği, tahsilinin bir kısmını babası yaşarken Bağdat ve Şam’da yaptığı bilinmektedir.

       Karaman’da yaşarken 1225 yılında Şerafeddin Lala’nın kızı Gevher Hatunla bir evlilik yapmış, bu evlilikten Bahaeddin Muhammet ( Sultan Veled), Alâeddin Muhammed (Alâeddin Çelebi) isimli iki oğlu olmuştur. Gevher Hatun’un ölümünden sonra Kerra Hatunla bir evlilik yapmış, bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim çelebi isimli iki oğlu ve Melike Hatun isimli bir kızı olmuştur.

       Mevlana tüm hayatını,’’ Hamdım, Piştim, Yandım’’ sözleriyle özetlemiştir. Mevlana dini ve tasavvufi eğitimini tamamladıktan sonra Konya’da dergâhın da müritlerine tasavvuf eğitimi vermeye başlar. Öğrencilerine dini dersler okuturken bir taraftan da halka vaazlar vermiştir, bu faaliyetleri kısa zamanda yöredeki insanların takdirini kazanmış, haklı bir itibara ve şöhrete ulaştırmıştır. Bu sırada Şems-i Tebriz’i ile karşılaşır, bu karşılaşma onun hayatında önemli bir dönüm noktası olmuştur.      Mevlana’nın 15 Kasım 1244 yılında tanıştığı Şems-i Tebrizi’ye büyük bir muhabbet duymuş onun ölümüyle de büyük bir üzüntü yaşamıştır.

       Mevlana, ya göre; tüm insanlar tanrının bir görüntüsüdür, Mevlevilik tanrı ile everenin birliği görüşüne dayanır, her şey tanrıdan gelir ve sonunda gene tanrıya döner. Mevleviliğin kabul ettiği ve Mevlana’nın eserlerinde dile getirdiği bu anlayış yeni değildir; varlık bilgisi ( Vahdeti Vücut) görüşüne dayanmaktadır.   Mevlana’nın dini-tasavvufi kaynağı Kuran ve Sünnettir, bunu şu beytiyle dile getirmiştir. ‘’ Canım tenimde oldukça Kur ‘anın kölesiyim ben/ Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım Ben’’.

       İnsanlarda ruh denen tanrısal bir öz vardır, ruh insan varlığının en yüce özüdür, insana insanlık değeri kazandıran bir cevherdir. İnsanlar yalnız aşk ile olgunlaşır gerçekleri tanrısal sırları, kavraya bilecek olgunluğa ulaşır. Bütün varlıklar sema ederler, kendi dillerince tanrıyı anarlar. Tanrı sürekli yaratış eylemi içerisinde olan, daima kendini yenileyen, bütün varlık evrenini bir yüce bütünlük içerisinde kuşatan iradedir, sevgidir nurdur. Mevlana’nın her hangi bir kurala bağlı olmadan Vecde geldiği her zaman, istediği yerde sema ettiği bilinmektedir.

        Mevlana Tasavvuf inancını sadece bir din olarak görmemiş onu günlük hayatına da uygulamıştır. Yine Mevlana’ya göre tanrıya ulaşmak için gerekli olan en önemli şey aşktır.

        Mevleviliğin anladığı aşk, insanın insana karşı duyduğu geçici, beşeri muhabbet değildir, Tanrıya duyulan sınırsız, derin ve karşılıksız bağlılığı gerektiren sevgidir. Mevleviliğin on iki kuralı olduğu bilinir ve bunlar değişmez kurallardır, Mevleviliğe girmek için çile dolduran her kesin bu kurallara uyma zorunluluğu vardır.

         Sema’nın sözlük anlamı duymak, işitmek olup terim olarak musiki nağmelerini dinlerken vecde gelip, harekette bulunmaya, kendinden geçmeye ve dönmeye denilmiştir. Sema eski toplumlarda olmasına rağmen İslam geleneklerine Mevlana’ ile girmiştir. Sema’nın bireysel olmaktan çıkıp kuralları belirlenmiş olarak bir gurup tarafından yapılması, Mevlana’nın oğlu Sultan Veled döneminde oluşmuştur.

       Semahane sekizgen şeklinde olup evreni temsil eder, semahaneye girişin tam karşısında Şeyh postu vardır, post ile giriş arasında var olduğu varsayılan çizgiye ‘’Hatt-ı İstiva’’ denir. Bu çizgiye törende Şeyh’ten  (Postniş) başkası giremez, post kırmızı renklidir, oradan kapıya kadar çekilen Hatt-ı istiva bu daireyi iki kavise ayırır. Bütün varlık alemi, bu hayali dairede oluşur, semazenler bu oluşuma uyarak dönerler.

         Sema törenini Mevlana’nın 21. Kuşaktan torunu Dr. Celaleddin B.Çelebi bir yazısında şöyle anlatmaktadır, Sema Mevlana Muhammed Celaleddini Rumi’nin 1207-1273) ilhamıyla. Türk töresinin, tarihinin, inançlarının, kültürünün bir bölümüdür. Bazı inanç sahiplerinin ve tabiattaki birçok varlığın şükran duası veya sevinç ifadesi olarak kullandıklarına şahit olmaktayız. Sema’yı ilmi yönden incelersek, bugünkü ilmin var olmanın temel şartının dönmek olduğunu tespit ettiğini görürüz.   

        Dönmeyen hiçbir varlık yoktur ve varlıklar arasındaki ortak benzerlik, her birinin bünyesini teşkil eden, atomlardaki elektron, proton ve nötronların dönmesidir. Ortak olan bu benzerlik dolayısıyla, her şeyin döndüğü gibi, insanın da bünyesini teşkil eden atomlarda mevcut dönmelerle, vücudundaki kanın dönmesiyle, topraktan gelip toprağa dönmesiyle, dünyayla dönmesiyle, hayatını devam ettirir. Tabiki bütün bu dönmeler şuursuz dönmelerdir, halbuki insanı öteki varlıklardan farklı ve üstün kılan aklı vardır, işte dönen semazen varlıkların ortak benzerliğine, hareketine Sema’sıyla aklı da iştirak ettirir, aşkla iştirak ettirir.

        Ancak bu katış zannedilenin hilafına, birlikte göreceğimiz gibi Cezbe de tamamen kendinden geçmek için değildir. Bu katışla, kainatta canlı cansız diye adlandırdığımız her şeyle beraber, en ufak hücreyle, gökteki yıldızlarla, yüce yaratanın varlığına, büyüklüğüne, azametine, muhteşem bir nizam, bir ritim içinde, hep birlikte dönerek şahadet etmekte, anmakta, hamd etmekte, dua etmekte, şu ayetleri teyit edercesine ‘’Yu Sebbihu Lillahi,m afis’’ semavati ve ma filard…… ‘’ ‘’Göklerde olanlar ve yerde bulunanlar Allah’ı Zikrederler’’.

       Sema töreni, insanın Miracını, manevi yolculuğunu temsil eder, kulun hakikate yönelip, aşkla yücelmesi, benliğini terk ederek, Hak’ta yok oluşu ve olgunluğa ermiş, kamil olarak tekrar kulluğuna dönüşüdür.

        Semazen başında Sikkesi ( Mezar taşı), üstündeki Tennure’si (Kefeni), hırkasını çıkararak, manen hakikate doğar, orada yol alır, ilerler. Sema başlarken kolları çapraz bağlı, görünüşte BİR rakamını temsil eden, Allah’ın birliğine( Tevhide) şahadet eden semazen, sema ederken, kolları açık, sağ eli dua edercesine göklere, Kerem-İ ilahiyi almağa hazır, baktığı sol eli yere dönüktür. Haktan aldığı manevi ihsanı, Hak gözüyle baktığı Halka ulaştırmasıdır, sağdan sola, kalbin etrafında dönerek, bütün insanlar ve bütün yaratılışı sevgi ile, aşk ile kucaklamasıdır. Sema töreni altı bölümden oluşmuştur.

         Birinci bölüm  ; Aşkı temsil eden, Peygamber Efendimizin methiyesiyle, Naat-ı Şerifle başlar, o’nu methetmek, o’nu yaratan Allah’ı ve ondan önce teşrif eden bütün Peygamberler methetmektir.

         İkinci bölüm    ; Kudüm sesi gelir, kudüm sesi Allah’ın kainata’’ OL’’ ( Kün) emrini ifade eder.

         Üçüncü bölüm ; Bu bölümde bu methiyeyi bir ney taksimi izler, her şeye can veren nefesi, Netha-yı İlahiyi ifade eder.

         Dördüncü bölüm ; semazenlerin birbirine selam vererek, bir peşrefle üç kere tekrarlanan dairevi yürüyüşüdür, şekillerin, bedenlerin gizlediği, can’ın can’a selamıdır.

         Beşinci bölüm ; Sema ayinidir, dört selamdır, her selam sonunda semazen göğsüne kollarını çapraz bağlayarak görünüşüyle ‘’BİR’’(1) i temsil eder, bu duruş Allah’ın birliğine şehadettir.

         Birinci selam ; İnsanın bilgiyle hakikat’a doğarak Allah’I ve kendi kulluğunu idrak eder.

         İkinci selam   ; İnsanın yaratılıştaki azameti, müşahede ederek, Allah’ın büyüklüğü ve kudreti karşısında hayranlık duymasıdır.

         Üçüncü selam ; İnsanın hayranlık duygusunun Aşk’a dönüşmesiyle, aklın Aşk’a kurban oluşudur. Tam teslimiyettir, vuslattır, birliktir, bu duruma İslam tasavvufunda ‘’FENAFİLLAH’’, Budizm de ‘’NİRVANA’’, Hint felsefesinde en yüksek mertebedir, bizde ise en yüksek mertebe KULLUKTUR. Sema edenler de Fenafillaha varınca, kulluklarına tekrar dönerler.

         Dördüncü selam ; Semazenin manevi yolculuğunu, Miracını tamamlayıp, kaderine razı olarak, yaratılıştaki vazifesine yani kulluğuna dönüşüdür.

      Beşinci bölüm ; Sema töreni dönme ve selamlardır.

      Altıncı bölüm   ; Sema töreni Kuran’ı kerim tilaveti ile devam eder ve Peygamber efendimiz ve bütün insanların ruhları için okunan Fatiha ve dua ile son bulur.

 

       İnançlarımıza göre insan sevilerek, sevmek için yaratılmıştır. Hz Mevlana ‘’ Bütün aşklar, ilahi Aşk’a köprüdür ‘’demiştir.

       Mevlana 66 yıllık hayatında çokça eserler yazmış olup bunları da Farsça olarak yazmıştır, bunlar sırasıyla;

  1. Mesnevi                    (26 bin beyit ve hikayelerden oluşmuştur)
  2. Divanı-ı Kebir           ( 40 bin beyitlik eseridir)
  3. Fihi Ma Fih                ( sohbetlerinden oluşmuştur)
  4. Mecalis-i seb’a         ( Vaazlarından oluşmuştur )
  5. Mektubat                  ( Çeşitli yazdığı mektuplardan oluşmuştur).

       

       Şeb-i Aruz kelimesi ‘’Düğün gecesi’’ demektir, Mevlana Celaleddin Rumi ölüm gününü Hakk’a Vuslat yani yaradana kavuşma olarak ifade etmiştir. 17 Aralık 1273 tarihinde Hakk’a yürümüş ve bu günü Şeb-i Aruz olarak sohbetlerinde anlatmıştır. Ülkemizde ve dünyada 17 Aralık günü Şeb-i Aruz olarak kutlanmaktadır. Doğumunun 800. Yıl dönümü olan 2007 yılı UNESCO tarafından Dünyada Mevlana ve Hoş görü yılı olarak ilan edilmiştir.

 

       Sözümüzü cennet mekan Mevlana’nın çok bilinen ve sevilen bir sözüyle bitirelim.

 

‘’Olmaz’’ dediğin ne varsa hepsi olur!

‘’Düşmem’’ dersin düşersin,

‘’Şaşmam’’ dersin şaşarsın,

‘’Öldüm der durur, yine de ‘’yaşarsın’’.